
T24 Haber Merkezi
53’ü tutuklu 436 sanıklı İBB davasının 98. gününde, ilk celsesinin son duruşma gününde savunmasını yapamadan duruşma salonundan çıkarılan ve susma hakkını kullandığını öne sürülen tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu savunmasında Erdoğan’ın “Türkiye’de şahsım dahi hiç kimse eleştirilemez değildir. Şamar oğlanı istikrarsız mantığıyla tamamen nefret siyasetiyle kadrolarımıza, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığı yapılmasına müsaade etmeyeceğiz. İfade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Kamu adını hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalıdır” sözlerini hatırlattı, “Tebrik ediyorum. Çok güzel söylemiş. Bu söz Sayın Cumhurbaşkanı’na ait. Ben de buradan söylüyorum. Kim ki ya yargılaması bitmeden ya yargılaması sonuca ermeden birisi hakkında iftira atıyor, kim ki birisi hakkında haysiyet cellatlığı yapıyor, kim ki bir insanın ailesini aşağılıyor, çocuğunu, gencini, evladını, annesini, babasını hırsız ilan ediyor; haysiyetsizdir, namussuzdur, şerefsizdir. Kim yapıyorsa” dedi. Halkt TV’ye kayyım atanmasına da savunmasında yer veren İmamoğlu, “Ferhan Şensoy’undu galiba: ‘Tesadüfün iğne deliği’ gibi bir lafı var. Bu da herhalde tesadüfün iğne deliği. Bugüne Halk TV. Tesadüf! Öyle yorumladım” ifadelerini kullandı.
İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi yerleşkesinde görülen dava başlıyor. İmamoğlu’nun annesi Havva İmamoğlu ve babası Hasan İmamoğlu ile Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel de duruşma salonunda yerini aldı. İzleyiciler, “Özgür başkan özgür Türkiye” ve “Cumhurbaşkanı İmamoğlu” sloganları attı.
İmamoğlu, sanık kürsüsüne geldi, kimlik tespitinin ardından savunmasına başladı. İmamoğlu’na mesleği soruldu, “İstanbul Büyükşehir Belediye başkanıyım” dedi. İmamoğlu, kimlik tespitinde eğitim durumuna yönelik soruya da “Yüksek lisans” yanıtını verdi.
İmamoğlu, savunmasına, “Öncelikle bugün burada, Silivri’de, hiç de arzu etmediğimiz bir ortamda, ülkemizin de asla ve asla hak etmediği bir pozisyonda ve insanlarımızın yüzde 75’inin, 80’inin şiddetle reddettiği bir yargılamanın içerisinde ve yine bir yargılamanın adil bir ortamda olması gerekirken, Silivri’de bir kampüste, ‘Avrupa’nın en büyük salonu’ diye lanse edilen duruşma salonunda, gerçekten mimarisiyle ve buradaki tasarımıyla… Ben bu arada kendimi ekranda, Sayın Başkan, bu şekilde olmasını çok doğru buluyorum. Eğer uygun görürseniz, kameradan da orada ifade ederken, bunda sonuçta 100 metreden bakıyor insanlar, uygun görürseniz o şekilde yansıtılması…” diyerek başladı.
Hâkim de İmamoğlu’na “Yansıtın. Yansıtma imkanınız varsa yansıtın. Biz o tarafı göremediğimiz için…” yanıtını verdi.
“Halkımıza, insanlarımıza sesleneceğim”
İmamoğlu, savunmasına şu ifadelerle devam etti:
“Gerçekten mimarisiyle bir mahkeme salonu değil; yani bir hukukun, mahkemenin bu şekilde tasarlanması, hepimizin sırtını yaslayacağı yargının, yargıcın bu şekilde bir kürsü nizamında olmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Böyle bir ortamda bulunmak gerçekten üzücü, Türk yargısı adına da üzücü. Bu duygularla buradayım. Tabii ki her zamanki gibi Silivri’de cezaevinden buraya geldim, nakledildim ve halkımıza, insanlarımıza sesleneceğim, kıymetli halkıma, başta İstanbul hemşehrilerim olmak üzere bütün ülkemize, hatta dünyada demokrasiyi, adaleti takip eden ve dünyada demokrasinin, adaletin yaşaması için mücadele edenlere, ona o duyguları, o evrensel değerleri kendini bağlı hissedenlere sesleneceğim. Bu yönüyle hem 87 milyon yurttaşımızı hem de dünyayı bu şekilde düşünen bütün insanlığı sevgiyle, saygıyla demokrasi adına, adalet adına selamlıyorum.
“Gerçekten tarifsiz bir tarihi dönemin içerisindeyiz”
Sözlerime başlarken, benimle birlikte bu salonda haksız yere tutsak edilmiş kıymetli yol arkadaşlarım var. Dostlarım var, birlikte kaderdaşlık yaptığım insanlar var. Her birinin aylardır gözünün içine bakarak, bir kader birliği yapıyoruz ve o insanlarla, gerçekten tarifsiz bir tarihi dönemin içerisindeyiz. Burada bulunan ve çok yakın zamanda aramızdan ayrılan arkadaşlarımız oldu. Her birisinin yaşamı bir kitaptır. Her birisinin yaşamı gerçekten bir zulmün, zalimliğin, aileleri başta olmak üzere insanlara yaşatılanların tarifsiz duygularla kaleme alınması gereken ve geleceğe aktarılması gereken hikâyeler barındırmaktadır.
“Yol arkadaşlarımın her birine birer kahraman gibi bakıyorum”
Bu manada her birisiyle gurur duyduğumu… Her bir arkadaşın buradaki büyük bir kısmıyla da burada tanıştım. Elbet aralarında çok özel yoldaşlık yaptığım, İstanbul’a, Beylikdüzü’ne hizmet ettiğim yol arkadaşlarım da var. Onları da diğerlerini de kucaklıyorum. Her birine birer kahraman gibi baktığımı altını çiziyorum tekrar. Ve onlarla da gurur duyuyorum açıkçası. Ben değil sadece, bence milletimiz de milletimizin büyük çoğunluğu da onlarla gurur duyuyor, aileleri de, dostları da, komşuları da onlarla gurur duyuyor.
“Her gün kapıda hasretle, umutla bekleyen insanlar var”
Burada her gün kapıda hasretle, umutla bekleyen insanlar var. Ve bu insanlar kilometreler yaptılar, belki her birinin Silivri’ye geliş gidişleri dünyanın etrafında bir turu yakalamış olabilir. Çünkü sadece duruşma dönemlerinde değil, duruşmanın dışında da buradaki insanlar aileleri, ziyaretlere geldiler. Onlarla acılarını ve hasretlerini giderdiler. Bazıları görüşe gelemese de kapıda gelip beklediler. O insanları hangi duyguyla tarifleyebilirim, inan zorlanıyorum. Kucaklıyorum her birini.
“Büyük bir fedakarlıkla ailelerine sahip çıktılar”
Tarihi bir mücadele hattı kurdular; Aile Dayanışma Ağı. ADA diye tariflediler. Orada o umutla bekleyen güzel aileler, eşler, çocuklar, anneler, babalar var. Bazen fotoğraflarını gördüm, bazen izleyebildiğim televizyonlarda görüntülerini gördüm, minicik çocuklar niçin bu durumda olduğunu bilmediği annelerini, babalarını ziyaret ettiler. Anlam veremediler, anlamlandıramadılar. O minicik çocukların, gençlerin, evlatların, o minicik ellerinden, gençlerin yanaklarından öpüyorum, onları sımsıkı kucaklıyorum. Eşlerini hürmetle, saygıyla selamlıyorum. Büyük bir fedakarlıkla ailelerine sahip çıktılar. Çünkü burada yaşanan şey bir normal yargılama süreci olmadı, olmuyor.
“Türk yargı tarihinde akla hayale gelmeyecek zalimliklerle, işkencelerle muhatap oldular”
İnsanların sıfır noktasında gelirleri var ve Türk yargı tarihinde akla hayale gelmeyecek zalimliklerle, işkencelerle muhatap oldular. Sürüldüler. 500-600 kilometre Türkiye’nin farklı noktalarına gönderildiler, baskı altında kaldılar. Çünkü onlardan bu süreci tasarlayanların istekleri vardı, hukuksuz istekleri vardı, o hukuksuz isteklerine cevap alamayınca onlara zalimlikler yaşattılar. Bu manada bu büyük ızdırabı onlar yaşarken, en az onlar kadar dışarıda harap olan ailelerini kucaklıyorum.
“Ükeyi adaletli bir ülke olma noktasında bir nefer gibi çalışacağım, mücadele edeceğim”
Allah bana ömür verdikçe, özgür günlerimde hangi yetkiye, hangi imkana sahip olursam elimdeki ekmeğimle, aşım ile o ailelerin yanında olacağımı, ekmeğimi paylaşmaya kadar o insanların kaderdaşı olacağımı, sadece onların değil, bu ülkede 500 bine yakın insanı hapse koyup, bunun rakamını vermekle gurur duyanların karşısında ve hapislerdeki kader mahkumlarının da yanında olup, onların yaşadıkları sıkıntıları hayat boyu gözeteceğimi ve bu ülkeyi adaletli bir ülke olma noktasında bir nefer gibi çalışacağımı, hukukçu değilim ama en az hukukçular kadar kendimi sorumlu hissederek mücadele edeceğimi buradan belirtmek istiyorum.
Gerçekten ADA’ya ve onlara özenli bir yoldaşlık yapan kıymetli eşime ve onun yol arkadaşlarım çok çok teşekkür ediyorum.
“Dilek’çiğim, seninle gurur duyuyorum”
Dilek’çiğim, seninle gurur duyuyorum. Bir tanesin sen. İyi ki varsın ve bu ailenin yanındasın.
Biz, bu duruşmalarda, cezaevinde çok zorlandık. Zorlanıyoruz ailece. Ama en büyük zorluğumuzun, baş başa kaldığımızdaki en büyük sıkıntımızın, en büyük dertleştiğimiz konunun, buradaki o zalimliğe muhatap olan insanlar ve onların aileleri olduğunun da altını çizmek isterim. Allah hepimize güzel yürek versin. Bu memleketin insanlarına vicdan nasip etsin. Bu memleketin insanlarına vicdanlı yöneticiler nasip etsin. Bu memleketin insanlarına erdemli, ahlaklı, adaleti önünden ayırmayan, en güçlü anında bile adalete karşı boyun eğen yöneticiler nasip etsin.
Avukatlara teşekkür etti: Mesleklerinin karşılığını bulamadıkları bir ortamda bulunmanın ızdırabını da çektiklerini görüyorum
Tabii bugün 1,5 yılı aşkın süredir hukuk mücadelesinde büyük bir savunma hattı ve savunma hakkını koruyan hukukçular var. Elbette benimle birlikte bu mücadeleyi veren kendi avukatlarım var. Ama bu mücadelenin içerisinde olan hiçbir hukukçuyu elbette ayırmıyorum ve bütün hukukçulara da bu büyük mücadelenin bir paydaşı oldukları için teşekkürlerimi ve minnet duygularımı iletiyorum.
Hukukçu olmanın, avukat olmanın ne kadar önemli bir meslek olduğunu, ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu, hava gibi, su gibi insan yaşamının kaynağı olduğunu burada milim milim, santim santim yaşadım. Ve her birinin gözlerinin içine bakarken, en az onlar kadar kendi mesleklerine saygı duyduğumu hissettim, hissediyorum. Elbette onların kendi mesleklerinin karşılığını bulamadıkları bir ortamda bulunmanın ızdırabını da çektiklerini görüyorum. Dertleşiyoruz, paylaşıyoruz.
“Bırakın bilgiye ulaşmayı, adliyeye dahi giremedikleri günleri yaşamanın ızdırabını onlarda gördüm”
Türkiye’deki hukuk sisteminin geldiği noktada mücadelelerini hak ettiği şekilde verememenin ve kurallara uygun bir biçimde süreç ilerletememenin; soruşturmanın gizliliği denen yerde her tarafından delik deşik olmuş bir torbadan su akar gibi sağa sola saçılan bilgiler varken, hiçbir avukatın bırakın bilgiye ulaşmayı, adliyeye dahi giremediği günleri yaşamanın ızdırabını onlarda gördüm, yaşadım, hissettim.
“İlgili olan herkesin hesap vereceğini adım kadar iyi biliyorum”
Bunların her biri tarihe geçti. Her günü, her anı tarihe not düşüldü. Bunlar asla unutulmayacak. Her aktörünü, her muhatabını tarih yazdı ve günü geldiğinde elbette ki yüce Türk yargısı huzurunda ilgili olan herkesin hesap vereceğini adım kadar iyi biliyorum.
Allah bana ömür verir, vermez. Ama biliyorum ki hesap verecekler. O manada bütün savunma makamını, avukatları da hukukçuları da sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.
“Avukatım tutuklu, avukatımın avukatı gözaltına alındı; bana bunlar yaşatıldı”
Tabii ileride bahsedeceğim ama avukatlarımdan biri tutuklu. Avukatımın avukatı gözaltına alındı, tutuklandı, tutuklanmak üzere sevk edildi vesaire. Bunlar yaşatıldı bana. Dolayısıyla burada başka tutukluların yaşadığı sıkıntılara da gireceğim, hukukçularıma da bu yönüyle yapılan sıkıntıları da anlatacağım ama hatırlatmalıyım ki gerçekten derin bir hukuksuzluğu yaşadık. Yani sadece ailelerimiz, aile yakınlarımız, çocuklarımız, gençlerimiz, babalarımız, dedelerimiz, annelerimiz değil, hukukçularımız da burada bir ıztırabın ve bir baskının muhatabı oldular.
“Yargı mensuplarının tehditlerini, parmak sallamalarını dinledim”
“Haysiyet cellatlığı en acısıydı”
Bu manada yine buradaki aileler, gerçekten çok acı günler yaşadı dediğim gibi. Ama en acısı neydi biliyor musunuz? Haysiyet cellatlığı. Lekelenmeme hakkının ihlali, masumiyet karnesinin yerle bir edilmesi, soruşturmanın gizliliğinin tamamen tutuklu insanların ya da gözaltına alınan insanların aleyhine işletilmesi, tutuklu yargılamanın bir cezalandırma yöntemine dönüştürülmesi.
Erdoğan’a seslendi: Kim yapıyorsa haysiyetsizdir
Bir sözü okuyacağım size:
‘Türkiye’de şahsım dahi hiç kimse eleştirilemez değildir. Şamar oğlanı istikrarsız mantığıyla tamamen nefret siyasetiyle kadrolarımıza, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığı yapılmasına müsaade etmeyeceğiz. İfade özgürlüğü, önüne gelene iftira atma serbestisi değildir. Kamu adını hesap sorduğunu iddia eden herkes görevini sorumluluk bilinciyle yapmalıdır.’
Tebrik ediyorum. Çok güzel söylemiş. Bu söz Sayın Cumhurbaşkanı’na ait. Ben de buradan söylüyorum. Kim ki ya yargılaması bitmeden ya yargılaması sonuca ermeden birisi hakkında iftira atıyor, kim ki birisi hakkında haysiyet cellatlığı yapıyor, kim ki bir insanın ailesini aşağılıyor, çocuğunu, gencini, evladını, annesini, babasını hırsız ilan ediyor; haysiyetsizdir, namussuzdur, şerefsizdir. Kim yapıyorsa.
Ekim ayındayız ve Ekim ayını aslında çok seviyorum. Sonbaharı da seviyorum. Gerçekten tarihte söylendiği gibi sonbahar bir tablo gibidir, bir sanat eseri gibidir. Yağmuruyla, rüzgarıyla doğada her rengin bir arada olması.
“Kadim İstanbul kenti beş yıl işgal altında tutulmuştur”
Ülkemiz için de çok önemlidir ekim ayı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğumda, ekim ayına başka bir heyecanla baktım, ilk olduğumuz anda biz ekim ayında ne yapmalıyız? Çünkü mesela bir duygu bilinmez, bir duygu tarihe çok meraklı bir insan olarak yakın tarihi çok titiz bir şekilde takip eden bir kişi olarak, İstanbul’un işgal altında beş yıl geçirdiğini çoğu insanımız az bilir, çok az bilir. Beş yıl. Kadim İstanbul kenti beş yıl işgal altında tutulmuştur.
16 Mart 1918’de işgal kuvvetlerinin İstanbul’a girişiyle birlikte, ta 6 Ekim 1923’e kadar süren bir ızdırabı yaşamıştır. Belki Dolmabahçe Sarayı’nda padişah vardı, belki Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı düşünülüyordu ama gerçekten işgal altındaydı. İşgal kuvvetleri vardı, İstanbul’dan tam yetkiyle beraber işgal kuvvetlerinin denetimi ve kontrolü altında bir başkent vardı.
6 Ekim aslında önemli bir tarihti çünkü Fatih Sultan Mehmet -ki ben bir fetih şehrinin çocuğuyum, Trabzon bir fetih şehridir- doğumundan itibaren Fatih Sultan Mehmet’in ismi bizim yüreğimizde, kalbimizde bambaşka bir yerdedir. Bambaşka bir sevgiyle bakarız Fatih Sultan Mehmet’e. Kanuni’nin doğduğu mahallenin çocuğuyum ben, Trabzon Ortahisar’da Kanuni Sultan Süleyman’ın doğduğu bir mahallenin çocuğuyum, gurur duyarım bununla. Hatta bazen ironi yaparım, Kanuni burada 13 yaşına kadar yaşadı, ben de 17 yaşına kadar yaşadım diye kendimde ondan bir pay alarak, tabiri caizse gururlanırdım ve hala gururlanıyorum.
“İstanbul’un kurtuluş gününü, biz, İstanbul yönetimini eline aldıktan sonra başka bir şevkle kutladık”
Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet’in bir fetih kentinin çocuğu olarak, İstanbul’un fethinin bir çağı kapatıp bir çağı açtığını bilen bir yurttaş olarak, vatansever olarak, bu milletin bir evladı olarak, o emaneti Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği ulusal bağımsızlık mücadelesinden sonra nasıl tekrar Türk milletine kazandırdığının gününün bu kadar ihmal edilmesini asla kendime yediremedim. Ve gerçekten 6 Ekim İstanbul’un kurtuluş gününü, biz, 2019’dan sonra İstanbul yönetimini eline aldıktan sonra başka bir şevkle, başka bir bakışla kutladık, andık, anlattık, o beş yılın nasıl geçtiğini, nasıl bir zulümle geçtiğini, insanların hatta silahlı kuvvetlerimizin o dönemde nasıl saldırılara uğradığını, nasıl şehitlerin verildiğini, o dönemde sinmiş, sönmüş, donmuş, hiçbir şeyle ilgilenmiyor, duyarsız bir toplum varmışçasına bir İstanbul yaşandığı düşünülürken sokaklarında, evlerinin bodrumlarında binaların en ücra köşelerinde İstanbul’un arka semtlerinde nasıl bir milli mücadele duygusunun filizlendiğini okudukça gurur duydum insanımızla.
Ümit hiç sönmedi, sönmeyecek. Zannedenler ki koca bir imparatorluk bitti. Bitmedi, yeni bir Cumhuriyet doğdu. İşte o filizlenmeyi bildiğim için, bendeki umut çok yüksektir. Kimse söndüremez, kimse sindiremez. O 6 Ekim’i bu milletin özenli bir şekilde anlaması ve dinlemesi, yaşaması, kutlaması için çok özel buluşmalar yaptık. 6 Ekim’i, günü geçti ama İstanbul’un kurtuluşunu kutluyorum. Fatih Sultan Mehmet Han’ı minnetle yad ediyorum. Onun emanetine sahip çıkarak, bize pırlanta gibi bir cumhuriyeti kazandıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü minnetle yad ediyorum. Ruhları şad olsun.
Ve ben donmuş, sinmiş bir kentin aslında futbol sahalarında bile Fenerbahçe kulübünün yaptırmış olduğu Zaferin Rengi filminin galasına gitmiştim ve gözyaşları ile Dilek’le beraber izlemiştik. Aslında futbol sahasında bile zafer mücadelesinin nasıl verilebileceğini o Fenerbahçe’nin maçında hissetmiştim. Yani futbol sahası sadece kirlilikle, futbolun eline her kolu sokarak, onu kirleten aklın yarattığı o cerahatle alınmadığını, aslında futbolun bile yeri geldiğinde bir centilmenlik, bir sportmenlik, sportmenliği ama aynı zamanda bir milli mücadele şekli olduğunu orada da yaşadım ve gördüm. Bu yönüyle 6 Ekim’in, 1918 ile 23 arasındaki işgal kuvvetlerini işgal edildiği bir İstanbul’un varlığını bilmenin her yurttaşın bir sorumluluğu olduğunu hatırlatmak isterim.
Tabii işte o sönmüş, dinmiş, bastırılmış bir toplumun tam aksine filizlenerek, kendi bağrından çıkarak, yoksulluk içerisinde, bir milletin evlerinden çıkıp, birbirinden habersiz kardeşleri sağda solda şehit olduğu, meçhul asker diye kayda düştüğü bir ülkede milli mücadele verilmiştir. Ayağında giyecek çarığı yokken, üstüne giyecek bir giysisi yokken, milli mücadele vererek bu ülkenin kurtuluşu ile birlikte ‘Acaba yeni bir hanedan mı doğacak?’ dendiği noktada, cumhuriyet aşığı bir liderin ağırlığı bize Türkiye Cumhuriyeti devletini kazandırmıştır 29 Ekim 1923’te. Ne kadar özel bir milletiz. O tarihe dönün. Böyle bir iradeyi, böyle bir bakışı önümüze koyan Mustafa Kemal Atatürk’e minnet duymanın ötesinde, ne kadar sorumlulukla saygı duymak gerektiğini ve gerçekten onun fikirlerini en üst seviyede taşımak gerektiğini her yurttaşın daha büyük bir şekilde hissedeceğini düşünüyorum.
“Rahmetli büyük dedem 1924’te terhis olup Trabzon’a dönmeseydi ailem olmayacaktı”
Bu yönüyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda 13 milyon nüfusun neredeyse 8 milyonu kadın, 5 milyonu erkek… Çünkü büyük bir kısmı şehit olmuş, neredeyse aileler büyük kısmı aileler yok olmuş bir ülkede cumhuriyet var olmuştur. Benim rahmetli büyük dedem 1924’te terhis olup Trabzon’a dönmeseydi benim ailem olmayacaktı mesela. Çünkü dört kardeşten sadece o dönmüştü. Diğerleri meçhul asker.
“Kimseye bana vermedi diye ayrım yapıp terörist gözüyle bakmam, bakmadım da”
Benim ailem gibi yüzbinlerce aile de aynı hikayeler olduğunu biliyorum. Bu yönüyle benim, bu memlekete ve bu millete bağlılığımın tarifi yoktur. Onun için ben 87 milyona en az benim kadar bu milleti ve bu memleketi sever gözüyle bakan bir insanım, onun için. En az benim kadar. Onun için herkese iyi yurttaş gözüyle bakarım. Kimseye bana destek verdi vermedi diye ayrım yapıp terörist gözüyle bakmam, bakmadım da. Yurttaş, yurtsever, vatanını seven, her doğan evladın çığlığının, ağlama sesinin çıktığı her evden yeni bir yurtsever doğuyor diye memleketime ve memleketimin insanına baktım. Hala da öyle bakıyorum.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız şimdiden kutlu olsun. Bütün şehitlerimizi minnetle yad ediyorum. O dönemde gazi olmuş ve sonrasında bu yurdun gelişmesi için sonsuz mücadele vermiş bütün büyüklerimizi, bütün ceddimizi, atamızı minnetle yad ediyorum. Allah hepsinden razı olsun. Önlerinde saygı ile eğiliyorum. Her duamın büyük bir bölümünü onlar için yaptığımın da altını çiziyorum. Her duanın bitiminde bu ülkenin şehitleri, gazileri, kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve onun silah arkadaşları diyerek dua edenlere de ayrı bir teşekkür ediyorum.
Özgür Özel ve Özgür Çelik’e teşekkür etti
Bu büyük mücadele 19 Mart’ta başlamıştı ve bugünlere kadar sürdü. Daha da sürecek. Mücadele öyle kolay bir şey değil. Mücadele deyince ve bu sonsuz mücadele içinde birbirine inancı olan insanların, birbirine bağlılıkla, ama önce vatanı ve milleti için mücadele etmenin bilinciyle hareket ettiği noktada nasıl büyük bir güç doğduğunu da bilen bir insanım. Ama bunu en az benim kadar iyi bilip, tarihi bir mücadeleye liderlik ettiği ve her daim Türkiye için çok büyük bir gayretin, azmin, cesaretin, kararlılığın simgesi olduğu için kıymetli dostum, kardeşim, Genel Başkanım Sayın Özgür Özel’e çok teşekkür ediyorum.
Aynı zamanda bütün siyasi yol arkadaşlarıma, partimin çok değerli seçilmişlerine, başta İstanbul İl Başkanımız Sayın Özgür Çelik kardeşim olmak üzere onunla birlikte mücadele eden bütün illere, bütün il başkanlarına, bütün siyasi yol arkadaşlarıma, dostlarıma, yoldaşlarıma teşekkür ediyorum. Milletvekillerimize, yöneticilerimize, belediye başkanlarımıza, belediye meclis üyelerine sevgiyle, saygıyla, dostlukla selamlıyorum. Bıkmadan, yorulmadan, kar demeden, saldırılara, biber gazına rağmen, gözaltılara, tutuklamalara, tehditlere rağmen, haklarında açılan onlarca, yüzlerce soruşturmalara rağmen cesaretle bize muazzam bir destek veriyor olmalarından büyük bir gurur duymaktayım. Türkiye’ye umut oluyorlar.
Elbette yaklaşık 2 yıldır bu yaşananları görüp, bu yaşananlara doğru yerden bakıp, tarihin doğru tarafında durmanın büyük bir sorumluluk olduğunu bilen farklı siyasi partilere, onların genel başkanlarına ve aynı bilinçle mücadeleye katkı sunan bütün muhalif görüşe teşekkürlerimi iletiyorum. Baskılara rağmen; adalet için meydanlarda direnen herkese, büyük ve aziz milletimize teşekkür ediyorum. Onların simgesi olmuş, en ön safta mücadelenin en güçlü sesi olan bu ülkenin pırlanta gibi gençlerine teşekkür ediyorum. Her birine sevgilerimi ve sonsuz minnet duygularımı gönderiyorum. Bu ülkenin her köşesinden benim için dua eden annelere, teyzelere, amcalara, emekli büyüklerimize, en büyük sıkıntılarına rağmen adalet için dua eden herkese ve yanımda olan herkese teşekkür ediyorum. Hepiniz iyi ki varsınız, sağ olun, var olun. Eğer hakkım varsa üzerinizde, hakkınızı helal edin. Hakkınız varsa benim üstümde de ben de size helallik diliyorum. İnşallah benden yana da helal olsun. Hem bu memleketi hem bu şehrin insanlarına hizmet ederken helallik almanın, bu insanlara layık olmanın benim birinci dileğim olduğunu her yerde dile getirmişimdir.
Mesela siyasi görevim başladığı ilk günkü duamı dün gibi biliyorum. Karşılıklı dualarımızda, Allah’ım beni aileme mahcup etme… Ben çünkü aileme mahcup olmamayı çok önemserim. Doğduğum şehrin insanlarına ve bölgenin insanlarına mahcup etme, çünkü orada büyüdüm, o insanlar beni iyi ansın isterim. Memleketimin insanlarına beni mahcup etme, insanlığa beni mahcup etme diye dua ederek işimi yaptım. Mahcup olmamayı çok önemserim. O bakımdan umarım günün sonunda ve bu günleri aştığımızda Yaradan beni bu güzel yurdun insanlarına mahcup etmeyecektir. Kendime çok güveniyorum bu anlamda. 87 milyon yurttaşımızı tam da bu duyguyla, umudunu kaybetmeyen ve adalet bekleyen her yurttaşımızı tam da bu duyguyla selamlıyorum.
“Babam, ‘Halk TV’ye kayyım atamışlar Ekrem, yakında da kulağımızı keserler herhalde’ dedi”
Dün akşamüstü itibariyle ben televizyon izleyemedim. Çünkü bulunduğum cezaevinin benim olduğum 5. koridorda yayınlar kesilmişti. Yağmurdan dolayı arıza olduğu söylendi. Sabahleyin kalktım, hazırlıklarımı yaptım. Bugün benim telefon günüm. Ben, haftada 10 dakika telefonla bir kişiyi arayabiliyorum. Haftada 10 dakika.
O görüşmelerimden bir tanesini ben bugün annemi, babamı arayarak gerçekleştirdim. Hasret giderdik. Çünkü Cuma aile görüşüm var. Sayın mahkeme heyeti 4 günlük bir söz hakkı tanıdıktan sonra, Cuma günü olamama duygumdan ötürü annemi, babamı aradım ve selamladık birbirimizi sıcak sesimizle. Selamladıktan sonra anneciğim, ‘Şu an Halk TV’yi kapattılar’, dedi. ‘Niye kapattılar?’ dedi. Ben de anlamadım önce. Sonra babam dedi ki, ‘Kayyum atamışlar Ekrem’ dedi. Aşağıda anlattım, biraz garipsedik ama, ‘Ne diyeyim oğlum’ dedi, ‘Yakında da kulağımızı keserler herhalde’ dedi. Şimdi bunu niye anlattım? Bu ülkede ve bu memlekette çok enteresan şeyler oluyor.
Halk TV’ye kayyım atanmasına: Tesadüfün iğne deliği, öyle yorumladım
Ferhan Şensoy‘undu galiba: ‘Tesadüfün iğne deliği’ gibi bir lafı var. Bu da herhalde tesadüfün iğne deliği. Bugüne Halk TV. Tesadüf! Öyle yorumladım.
Bugün İBB soruşturmasına başlanmasının hemen hemen ikinci yıl dönümü. Hemen hemen bu günlerde bugün de hatta bundan bir hafta 10 gün öncesinde görülmemiş bir biçimde kurumumuzun birimlerine baskın yapar casusuna polis evrak almaya başladı. Daha sonra değineceğim. Yine bu ayın 30’unda ilk operasyonu Ahmet Özer Başkan’ımıza Esenyurt’ta yaptılar. Hem de 29 Ekim’den bir gün sonra.
“Türkiye Cumhuriyeti, bir operasyon cumhuriyetine döndü, her sabah bir şafak operasyonu”
Evet 2 yıldır süren hukuksuz, vicdansız zulümle devam eden bir süreç demiştim az önce. Esasında İmamoğlu soruşturması ve İBB operasyonlarıyla Türkiye başka bir faza çekildi. 87 milyon yurttaş, 2 yıldır, her sabah bir şafak operasyonuna uyanır oldu. Türkiye Cumhuriyeti, bir operasyon cumhuriyetine döndü. Ve hiçbir şey yokmuş gibi bunu izleyenler var. Başta bu ülkenin yönettiğini zanneden hükümeti ve ortakları: hiçbir şey olmuyormuş gibi. Çıldıracağım, aklımı alıyor yani. Bu nasıl olur? Nasıl bir kişisel menfaat de böyle bir şey düşünülebilir? Her şeyin önündedir memleket yahu. Her şeyin önünde. Makamın mevkiin… İster cumhurbaşkanı ol, ister partinin genel başkanı ol, ister vekil ol, ister bakan ol, ne olursan ol.
87 milyon yurttaşımız, her sabah bir şafak operasyonu. Televizyonu açıyorsunuz son dakika. Bazen son dakikalar peş peşe düşüyor, aklınız karışıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye Operasyon Cumhuriyetine döndü. İş dünyası, belediyeler, sanatçılar, siyasi partiler, medya daha neler sıralarız yani hedef alınmış.
“Neredeyse Kuzey Kore’ye rahmet okuyacağız”
Fon vurgunu ile zirve yapan ve de sosyal medya yasakları, gazetecilere olan baskı, hani bilgi ulaşmasın bunu nasıl engelleriz bakışı enteresan bir seviyeye çıktı. Neredeyse Kuzey Kore’ye rahmet okuyacağız. Kuzey Kore’ye rahmet okuyacak seviyeye çıktı. Bilim insanları, sanatçılar, ekonomistler, gazeteciler…
Gazetecilerin tutuklanmasına tepki gösterdi
Son 20-25 günde Lale Özan Arslan tutuklu, Fatih Ergin tutuklu, Tuğba Tekerek tutuklu, Mustafa Balcı Sözcü Gazetesi’nde bir fotoğraf yayınladı diye tutuklu, Şaban Sevinç tutuklu, Selahattin Günday tutuklu, Ali Tarakçı ‘Bu hafta bir önemli bakan istifa edebilir’ dedi diye tutuklu! Şaşılacak bir durum ya! Tutuklu, tutuklu, tutuklu… Tutukluk nedir ben biliyorum. Bu tutuklama kararını veren hâkim bilmiyor ama ben biliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin cumhurbaşkanı adayı olarak ben biliyorum. İsmail Saymaz ev hapsinde, Murat Ağırel ev hapsinde. Niye? Millet hiçbir şey duymasın! Millet hiçbir şey okumasın! Akıl alır gibi değil.
“Uluslararası da bir işbirliği var; nasıl beceriyorsa bunu, İletişim Başkanlığı’na sormak lazım!”
Herkes sosyal medya hesaplarını kaybediyor; yasaklar, ben kaç tane geldi hatırlamıyorum artık; 20 mi, 25 mi… Yani tutuklandığımın haftasında benim 9-10 milyon takipçili sayfamı kapattılar. Habire bir şeyler açıyoruz, onlarla da uğraşıyorlar. Shadowban mi diyorlar, öyle bir şey diyorlar; yani engelleyen, gölge bir engelleme sistemine tabi tutuluyoruz yani. Uluslararası da bir işbirliği var. Nasıl beceriyorsa bunu, İletişim Başkanlığı’na sormak lazım.
“Daha geçen hafta T24’ün sesini kestiler”
Flash TV ile başlayan medya operasyonları, TELE1, Merdan Yanardağ özelinde ne yazık ki ilerledi. Merdan Yanardağ konusuna gireceğim biraz sonra. Daha geçen hafta T24’ün sesini kestiler. Ve bu sabah son medya vurgunu… Biz vurgun ülkesi olduk. Zam vurgunu, milli irade vurgunu, asrın soygunu, fon vurgunu… Vurguncuların vurgunlarla yaptığı bir ülkeye dönüştü bu ülke.
“Güzelim ülkemizi operasyon sahasına çeviren akıl, Halk TV’ye el koydu, yayınlarını kesti”
Ve son medya vurgunu, Halk TV operasyonu. Güzelim ülkemizi operasyon sahasına çeviren akıl, Halk TV’ye el koyup, yayınlarını kesti. Neymiş? İhaleye fesatmış, aklamaymış, falan filan… Boy boy yalanlar! Boy boy yalanlar, boy boy iftiralar! Akılları sıra milleti kandıracaklar.
“Operasyon bağımlısı bakan bu iktidarı bağımlı hâle getirdi, AK Parti’yi uyarıyorum”
Operasyon bağımlısı bakan ne yazık ki bu iktidarı da bağımlı hâle getirdi. Operasyon bağımlılığı başladı. Yalancılar girdabına tüm AK Parti’yi sürüklemiştir. Yalancılar girdabın içine sokmuştur. Türbülansa sokmuştur. Herkesi uyarıyorum. AK Parti’yi baştan aşağıya uyarıyorum. Sizi bir operasyon girdabına sokan bir süreçle iç içesiniz.
Allah size akıl fikir versin. Yargı marifetiyle her kayıplarını telafi edeceklerini, kaybettikleri her şeyi… Yani milletin güvenini kaybetmişler, milletin onlara olan inancını kaybetmişler, bütün bunları telafi edeceklerini, her şeye sahip olacaklarını düşünüyorlar operasyonlarla. Zehirli sarmaşık ne yazık ki iktidarı da partilerini de zehirlemiştir. Acil tedavi ihtiyacınız var, kurtarabilir miyiz sizi bilmiyorum ama bizim derdimiz milleti kurtarmak.
“Ekrem’in duruşmasının gününe bunu koyuyorsunuz, millet daha çok takip edecek”
Türkiye’nin en çok takip edilen haber kanalını, en çok, en yakınına beş kat fark atıyor, altı kat fark atıyor. En çok takip edilen haber kanalını yok etme çabası da bir akıl tutulmasının, bir zehirlenmenin sonucudur. Bütün dünya bunu okuyacak. Ya biraz aklınız fikriniz yok mu? Hani bu ülkeye sermaye istiyoruz ya, bu ülkeye itibar istiyoruz ya, bu ülkeye para gelsin, yatırım gelsin istiyoruz ya, hiç mi akıl fikir yok sizde ya? Ekrem’in duruşmasının gününe bunu koyuyorsunuz. Millet daha çok takip edecek benim duruşmamı. Dünya daha çok okuyacak benim duruşmamı. Allah bu ülkeyi minik akıllardan korusun. Korusun.
Bir televizyon kanalının yaşayıp yaşamamasına siyasi iktidar değil, izleyiciler, yani millet karar verir. Millet beğenirse izler, beğenmezse izlemez. Yani siz benim anacığıma hangi kanalı izleyeceksin diye baskı mı kuracaksın? 80 yaşındaki anacığımı kandıracaksınız. Hadi oradan! Ya da babamı ya da başkalarını. Hadi oradan! Millet beğenirse izliyor, beğenmezse izlemiyor. Tıpkı siyasilere gösterdiği tecessüs gibi, millet bir partiyi ya da bir siyasetçiyi beğenirse oy verir, onu iktidara taşır. Beğenmezse yüz vermez, parlamentoya bile sokmaz.
Detaylar geliyor…
İBB davası cumartesi günü de devam edecek
Mahkeme başkanının duyurduğu programa göre İmamoğlu ve avukatlarının savunmaları için çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günleri ayrıldı. Ayrıca duruşma 17 Ekim Cumartesi günü de sürecek.
Ara karar, İmamoğlu’nun savunmasının ardından açıklanacak
Heyet, ara kararını İmamoğlu ve avukatlarının savunmalarının tamamlanmasının ardından açıklayacak.
Ne olmuştu?
İBB davasının ilk duruşmasının 64. gününde iş insanı ve İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş‘in avukatı Nergiz İnce’nin savunması, İmamoğlu’nun savunmasına başlayacağı gerekçesiyle yarıda kesilmişti. Aynı gün Ankara’da NATO Zirvesi devam ediyordu. Verilen öğle arasının ardından İmamoğlu savunmasını yapmak için kürsüye gelmiş, mahkeme başkanı ile arasında savunma süresinin kısıtlılığı nedeniyle tartışma çıkan İmamoğlu, CMK 203 kapsamında duruşma salonundan çıkarılmıştı. Mahkeme, İmamoğlu’nun savunma hakkında feragat ettiğini söylemişti.
Savunma yapamamış, “kamu görevlisini tehdit” suçlamasıyla soruşturma başlatılmıştı
İmamoğlu salondan çıkarılırken, “Benim Ankara’da yargılayacaklarım buradaki yargılamayı yönetmeye çalışıyor. Adalet Bakanlığı çöküş bakanlığıdır. Adalet millete aittir, ben millete konuşuyorum. Millete yüzümüzü dönelim” ifadelerini kullandı. Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, İmamoğlu hakkında duruşmadaki, “Ben savunma yapmam, ben yargılayacağım, yargılayacağım merak etmeyin, ben iddianameyi yapanları yargılayacağım…” sözlerini gerekçe göstererek “kamu görevlisini tehdit” iddiasıyla soruşturma başlatmıştı.
İBB davasında 64. gün | İmamoğlu savunma yapamadan ilk celse bitti, hakkında “kamu görevlisini tehdit” iddiasıyla soruşturma başlatıldı
İBB davasında savunma yapamayan İmamoğlu’nun avukatlarından reddi hâkim talebi: Savunma hakkı sistematik biçimde ihlal edildi”
(Editör: Özlem Ateş)